Alper Duran


Demeyeyim Demeyeyim Diyorum Ama…

Demeyeyim Demeyeyim Diyorum Ama…


 

“Cehlin ol mertebesi sehl olmaz

Kisbsiz ta bu kadar cehl olmaz”

 Lâedri

 

Miladi takvim, 11 Ekim 2021 tarihini gösterirken, Ömer Zülfü Livaneli tarafından Selahattin Demirtaş’ın yeni çıkardığı “Efsun” isimli kâğıt israfına hitaben, “twitter” adlı sosyal medya mecrasından şöyle bir paylaşım yapılmış: “Edebiyatımızın usta kalemlerinden Selahattin Demirtaş’ın son romanını zevkle okuyorum. Teşekkürlerimle”

 

Anadolu’da bir meselede sükût eden ve lüzumsuz gördüğü için mevzuya karışmayan, fakat işler sarpa sarınca, mecburen ve kerhen dâhil olmak zorunda kalan insanımız, konuya ekseriyetle şu cümle ile dâhil olur; “demeyeyim demeyeyim diyorum ama…” Arkadaşlarım, paylaşılan bu garabeti bana gösterince, yekten ruhum daraldı ve benliğim sanki nâmütenâhî bir girdaba atıldı.

 

Bendeniz, bugüne kadar nice herzeler yenilirken, nice tezviratlar yapılırken ve nice ahlaksızlıklar sergilenirken sustum, sustum ve fakat bu sefer birkaç cümle sarfetme ihtiyacının hâsıl olduğunu gördüm. Kimsenin kimseyi tebcil etmesi umurumda değildir, fakat mesele “edebiyat, kalem ve okumak” gibi değerleri içine alınca, dayanamadım ve elli kuruşluk bu solcu ile beş para etmez siyasetçi maskarasını, büyük bir zevkle tokatlamam gerektiğini hissettim.  Haliyle bu yazı, ezik ve zevksiz bir pejmürdenin “yüzü kuz ve ruhu yılan” bir serkeşe yönelik yaptığı, övgüler üzerine kaleme alınmıştır.

 

Aziz ve muazzez ülkemde gün geçmiyor ki, moskofun çakalları, batının beslemeleri ve ayrılıkçıların sırtlanları bir kargaşa çıkarmasın ve bir polemik oluşturmasın. Bir gün dinimize saldıran ebu cehiller, bir gün milliyetimize küfreden Moğol kırmaları, bir gün tarihimize leke süren hınçak ve taşnak tohumları ve başka bir gün ahvalimizi tahkir ve tezyif eden taklitçilerin silik hezeyanlarıyla karşı karşıya geliyoruz. Bu manzaraya mukabelede bulunacağımız zaman, atalarımızın bir yandan “söz, gümüşse sükût altındır” ifadesi, diğer yandan ise, “ite dalaşacağına, çalıyı dolaş” tavsiyesi aklımıza geliyor. Aklımıza geldikçe muhatap almaya hacet yoktur diyoruz, fakat yavuz hırsızın çemkirmelerine karşı, bitap düşüyoruz. Çünkü her geri çekilişimiz yüzünden, karşı taraf daha da saldırganlaşıyor ve ruhumuza yapılan istila hareketi, artarak devam ediyor.

 

Susuyoruz olmuyor, edebimiz gereği habis kelamların edildiği yerleri terk ediyoruz yine olmuyor. Cami diyoruz bağnazlıkla yaftalanıyoruz, bayrağa bakıyoruz ırkçılıkla itham ediliyoruz. Osmanlı diyoruz itibarsızlığa maruz kalıyor, Selçuklu’dan bahsediyoruz değersizliğe müstahak görülüyoruz. Ağzımızdan Oğuz Kağan ya da Dede Korkut sadır olunca, basit bir efsaneci konumuna düşürülüyoruz. İbn-i Battuta’dan bir manzara anlatmaya kalkışınca, Marco Polo’nun maceralarıyla, İbn-i Haldun’u zikredince, Auguste Comte ve benzerleriyle susturulmaya çalışılıyoruz.

 

İstiklal marşımızdan “Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli” diyoruz, gerici ve yobaz, “kahraman ırkıma bir gül” deyince, ırkçı bir rasist olup çıkıyoruz. Müslüman Türk yurdunda bu kadar nadanın, bu kadar izansızın, bu kadar Kilikyalının ve bu kadar Pontus’un sesi çıkıyor, maatteessüf bizim soluğumuz kesiliyor… İşte bu hazin veçhelere karşı “demeyeyim demeyeyim dedim ama…” demek durumunda kaldım ve bu yazıyı neşretmeme sebep olan iki paçoz ile onların avenelerini hakikatli bir şekilde şamara doyurmaya karar verdim. Biliyorum “onların gözleri var görmezler, kulakları var işitmezler ve kalpleri var hissetmezler” lakin hiç olmazsa bir vatan evladının içi soğuyacak, bu da kâfi olsa gerek…  

 

Bugün Türkiye’de en kolay ve en itibarlı şey, külfetini çekmeden solcu görünmek, seküler ya da liberal takılmak ve terör sevicisi olmaktır. En zor ve çetin ahval ise, Müslümanca konuşmak, Türklükten bahsetmek, vatan, tarih, mukaddesat, medeniyet ve istikbal gibi ifadeleri kullanmaktır. Paragrafın başında kalın ve altı çizili olan ibâreye lütfen bir daha dikkat buyurunuz; Tito’nun, Mao’nun, Stalin’in zorba ülkelerinden ya da müstemlekeci bir Avrupa memleketinden bahsetmiyorum; Sultan Alpaslan’ın, İdrîs-i Bitlisî’nin, Ahmet Dede’nin, Babanazâde Ahmed Naim Efendi’nin, Kıbrıs gazilerinin ve al bayrağa sevdalı şehitlerimizin vatanından bahsediyorum.

 

Bugün Türkiye’de en kolay işlerden biri, mâziye kahrolsun diyerek, ezberci solcu olmaktır. Bunun için ise; Atatürk, halkçılık, sosyal birikimler, Amerika emperyalizmi, yurttaşlık görevleri, kapitalist ilişkiler, örgütlerin dayanışması, faşizm, grev hakkı, emekçilerin sömürülmesi gibi ifadeler kullanmak, yeterlidir. Bu durumda, saygı görürsün ve memleketin kurucularının halefi konumuna gelirsin. Bu tip solcu zümresi, sathi kaplamadır. Geçmişten ilham alıp geleceği tasavvur etmek isteyenler ise, fikirsel olarak farklı olsak da, kardeşimizdir ve sözümüzün dışındadır. Yine bugün Türkiye’de seküler ya da liberal takılmak için; inanç özgürlüğü, laiklik, benim kalbim temiz, herkesin inancı kendine, dediğinde, insancıl ve demokrat olarak el üstünde tutulursun. Bunlar yetmezmiş gibi birde; gerilla, özgürlük savaşçısı, halkların kardeşliği, faşizme karşı omuz omuza, hesap sorulacak, katil devlet deyip, yakıp, yıkıp, dağıtıp, nizamı ve intizamı bozup ve hatta vatanperverleri öldürdüğünde ise; Avrupa Parlamentosu’nda, Amerika Senatosu’nda, Rusya ajanslarında ve piyon Arap yöneticilerinin finans ettiği televizyon kanallarında methedilirsin. En teessür verici olan ise, Büyük Millet Meclisimizde, değerlerimizi kemiren zihniyet tarafından ayakta alkışlanır, hakkın savunulur ve ittifakların vazgeçilmezi haline gelirsin.

 

İşte yukarıdaki tanımlara uyan bir militanın, ortalık malı bir teröristin mürekkep israfına hitaben, “Edebiyatımızın usta kalemlerinden” diye bahsetmesine ve mankurtlaşmış seküler zümrenin, bu abesliği alkışlamasına karşılık;  “demeyeyim demeyeyim diyorum ama…”  diyeceğim ve büyük bir haz duyarak, çivileri kafalarına çakacağım. Kuş alayı ile uçar; Zülfü Livaneli Selahattin Demirtaş’la kanat çırpadursun, bizde kendi alayımızdan birkaç ulu simayı zikredelim. İsmet Özel “Yaşamak Umrumdadır” şiirinde “sana bir karşılık vereceğim” diyordu. Bu sebeple, bende onun yolundan giderek, kifayetsizliğin hadsizliğine, bir bir karşılık veriyor ve başlıyorum.

 

Sezai Karakoç “Geceye yenilmeyen her insana, ödül olarak bir sabah, bir gündüz ve bir güneş vardır” diyor ve sağlam bir inanç ile kudretli bir seciyenin tebarüzünü zikrediyordu. İnanç derken Yunan ya da Zerdüştlüğün mitolojisinden değil, Kafiyeci Muhiddin Efendinin ve Mehmet Akiflerin inancından bahsediyorum, sakın ola karıştırmayın. Abdurrahim Karakoç ise, sizin gibilerin üzerine alınması için, şu mısraları söylüyordu:

“Mıgırdıç’ı sever de Osman’ı sevmez zındık

İti-domuzu sever, insanı sevmez zındık

İster ki, diz üstüne çökertilsin Türkiye

Ekmeğini yer amma, vatanı sevmez zındık.”

 

Soyadı kadar ruhu da naif olan Cahit Zarifoğlu, “Bir şehir kadar kalabalıktır bazılarının yalnızlığı” demişti. Biliyoruz ve görüyoruz sizin yalnızlığınızı, bir şehir kadar yalnızsınız, bir ülke kadar yalnızsınız, bir dünya kadar yalnızsınız; siz bir hakikat kadar yalnızsınız… Nurettin Topçu, “Kin ile din aynı kalpte yaşayamazlar” diyordu. Sizin ne kadar yalnız olduğunuzu bu sözden bir kere daha anlıyoruz. Necip Fazıl’ın, “Bana bir ben lazım, bir de beni anlayan. Beni bir ben anlarım, bir de beni yaradan” ifadesine baktığımızda, yaradanla olan irtibatsızlığınız ile yalnızlığınızın boyutunu görmekteyiz.

 

Dinle beni, şaşkınlığa müptela olmuş ezberci solcu, kör olduğunu biliyorum, fakat bu kadar olur mu diye taaccüp ediyorum. Yahya Kemal’i okumamış olabilirsin, fakat Yaşar Kemal’i de mi okumadın. Refik Halit’i okumadığın besbelli, ama Atilla İlhan’a hiç mi denk gelmedin. Tarık Buğra’ya burun kıvırmış olabilirsin, lakin Turgut Uyar’ın şiir estetiğinden hiç mi nasiplenmedin. Bakmakla görmek arasındaki fark, bu olsa gerek. Bilmenin yetmediği, anlamanın ve anlamlandırmanın iktizası, bir kez daha kendini göstermiştir.

 

Mesele şayet edebiyat ise, edebi ifadelerden bahsetmeye devam edelim ve demokrasi çığırtkanlarına Dündar Taşer’in “Yolcuların çoğu tarafından istenilmek, insana kaptan olma niteliğini kazandırmaz” sözü ile parlattığınız kişinin, birileri tarafından istenmesi, bu aziz millete kaptanlık yapacağı anlamına gelmeyeceğinin bellenmesi açısından, tam isabettir. Bana bak taklitçi solcu, başka bir derinlik istersen, Erol Güngör’e kulak vermen gerekir; “Bir defa kötü bir alışkanlık edinen insan, bir başka alışkanlık için eskisinden daha hazır bir vaziyettedir.” Sizin daha hangi kötü alışkanlıklar için yanıp tutuştuğunuzu bilmiyor değiliz. İthamlarınızın cefası altında ezileceğimizi zannediyorsanız, bir ara sana müptezel anarşistin hikâyesini de anlatabilirim. Said Halim Paşa; “İnsanın hareket yolunu çizen akıl ve bilgisinden çok, ahlâkıdır” der. Evet, bu söz, insani bir ahlak, siyasi bir ahlak ve dahi vatani bir ahlaktan azade olanların anlayamayacağı nispette esaslı bir sözdür. Peyami Safa “Ağaç nasılsa meyvesi de ona göredir” diyordu. Şimdi bize zakkum ağacından cennet meyveleri yediğini söyleyen bu arızalı solcuya, haklı olarak Cemil Meriç’ten cevap vermem gerekiyor; “Sana kızmıyorum. Sen bu kadarsın. Bilmeliydim.”

 

Edebiyatımızın usta kalemi olmanın bu kadar ucuz olduğunu bilmezdim. Fakat sen ve türevlerin batı hayranlığı ile yanıp tutuştuğunuz için, kadim geçmişinizden bîhabersiniz. Metafizikten, milletlerin ahlak nizamından ve medeniyetimizin mümtaz değerlerinden habersizsiniz. Hâliyle her gördüğünüz kuşu leylek zannediyorsunuz. Böyle olmasaydı Fatma Aliye Hanım’ın “Zavallılar, kendilerine şair ve yazar süsü vermek için ne kadar zahmet çekiyorlar” sözünü bilir ve böylesine bir pot kırmaktan imtina ederdin. Kötü fıtratın ne zamandan beri elbiseyle, suretle ve mevki ile bertaraf edildiği görülmüştür. Sunî filozofunuzu türlü şekillerle allayıp pullasanız da, Ziya Paşa’nın tespitlerinden kurtulamazsınız. Bakın ne diyor bir edebiyat ustası:

“Bed-asla necâbet mi verir hiç üniforma

Zer-dûz palan vursan da eşek yine eşektir”

 

İnsanın rotası değişince ve muvâzenesi kaybolunca kimi efendi, kimi köle göreceğini bilemez. Binâenaleyh, gerek İmparatorluk Türkiye’sinin son dönemlerinde ve gerekse Türkiye Cumhuriyeti Devletimizin kurulduğu günden beri, vatan ve milliyetperverlere karşı istihkârınız ortadadır. O günden beri, yere batasıca ithal zihniyetiniz, millete ve değerlerine hainlik yapanların cümlesine sahip çıkmıştır. Ziya Paşa, gerek o gün ve gerekse bugün işlediğiniz gaflet tablolarını, şu ifadelerle zikretmişti:

“Hak söyleyen evvel dahi menfur idi gerçi

Hâinlere amma ki riâyet yeni çıktı”

 

 

Bizden nefret etmenizin en büyük sebebi, dün olduğu gibi bugünde hakikatleri suratınıza çarpmamızdır. Elbette buna devam edeceğiz, siz bu memlekette tezviratın her çeşidini yapmaya sürdürdükçe, bizde hikmeti aramaya, hakikati haykırmaya devam edeceğiz. Hem de ne pahasına olursa olsun. Zira Namık Kemal’in aklımıza mıh gibi çakılan ve her duyduğumuzda küheylanları şahlandıran ifadesi, ruhumuzun taçlı kelamlarındandır:

“Ecdâdımızın heybeti ma'rûf-ı cihândır

Fıtrat değişir sanma! Bu kan yine o kandır”

Fakat burada hemen izah etmem gereken bir husus vardır. Namık Kemal Bey, bu dizeleri kaleme alırken, kan mevzusunda sizlerden bahsetmiyordu. Ay yıldızlı bayrağa alternatif düşünenlerin kanı ile onun uğruna can verenlerin kanları, kati surette müsavi olamaz. Şakîlerin dostları da, destekçileri de bir olduğuna göre; ne senin, ne de çakma yazarının bu beyitte, bir nasibi yoktur.

 

Adalet, hak edene hak ettiği muameleyi göstermekse ve mesele edebiyatın kalem erbapları ise, aslında size Şair Eşref’in dilinden hitap etmek icap eder. Gerçi siz onun tilmizi olan Neyzen Tevfik’e hayransınızdır ve aşinalığınız vardır, fakat ikisi arasında incelik ve derinlik bakımından büyük bir fark mevcuttur. Lakin derinliği anlamak için, yine köklü bir ufuk çapı lazımdır. Kök ise, imhâya değil, ihyâya ve umrana âşık olanların şanıdır.

 

Sentetik bir Atatürkçülük ve cumhuriyet bezirgânlığı ile memleket namına endişesiz ve kendi namınıza arsızca hareketlerinizden, üstümüze ihtiyarlık çöktü. Ne diyorum biliyor musun, kutsal saydığınız her şeyin zıddıyla yarenlik ve refiklik etmeye utanmayışınızdan bahsediyorum. Geleneksiz, örfsüz ve ilkesizce garbın her adımını yücelten ezikliğiniz yüzünden, nesillerimizin heba oluşundan bahsediyorum. Kavramlarımızın her birine, garp heyûlâsıyla saldırışınız yüzünden, sözlerimizin o engin manalarına kara bulutların inmesinden bahsediyorum. Üç beş yapay ifade ile cambazlık yapanların büyük sözler söylediğini zannetmeye başladığınız günden bu yana, varlık ahlakından yoksun kalışınızdan bahsediyorum. Ahmed Yesevî’yi tefekkür etmediğiniz, Ali Fuad Başgil’i okumadığınız ve Fethi Gemuhluoğlu’nu anlamadığınızdan dolayı, birçok hakikate yabancı kaldığınızdan bahsediyorum. Mesela dostluktan âzâde bir dünyanın içinde debeleniyorsunuz. Ne diyordu dostluğa dair: “İnsana dost olmak, fikre dost olmak, coğrafyaya dost olmak, tarihe dost olmak, kendi vücûduna dost olmak, komşuya dost olmak…” Maalesef ne kendi insanınıza, ne kendi fikrinize, ne coğrafyanıza ne de tarihinize dost olamadınız. Dostlarınız moskofun ve garbın zırvalarının ötesine geçmedi. Oralarda da hikmet yok mudur, elbette vardır. Lakin “doğru en başta yanlış olunca” ahvalinizde acınacak manzaraya döndü.

 

Âşık Tüccari derki: “Sarraf olmayan ne bilir, sanar her taş incidir.” Taşın ve madenin kıymetini bilmek için, insanın evvela sarraf olması iktiza eder. Sarrafın kıymetlisi, el istidadı yanında dil ve gönül ustalığının da, ziyade olmasıdır. Mesuliyetsiz ve beyhude kelamlarınıza bakınca, bırakın dil ve gönül ustalığını, bu alanda çıraklığa bile layık değilsiniz. Merhum Nâbî, horozun ötüşünün dahi, boş sözden daha hayırlı olduğunu şu beyiti ile söylüyor:

“Sühan-ı bîhudeden hoş gelür âvâz-ı horûs

Bârî ma’nâsını bilmez ise hengâmı bilür”

Yüce Mevla’nın her işinde hikmet vardır, bilen bilir ve gören görür. Göz göre göre yalanı ve hîleyi bize hakikat diye yutturmaya çalışmanız, iblise muadil çehreler oluşturma gayretinizin bir sonucudur. Hîleye öyle libaslar giydirmeye başladınız ki, şeytana rahmet okutan halinizi, merhum Nâbî yine şu ifadelerle hülasa etmiş:

“Olmuş o kadar halk-ı cihan mekirde üstad

Kim sâbıka-i şöhret-i şeytan unutulmuş”

 

 

Bak divane solcu, dimağının zorlanacağını biliyorum, fakat Kemal Paşazâde, bakır ile altının terazide eşit olması, kıymette de, eşit olduğu anlamına gelmeyeceğini şu şekilde ifade diyor:

“Altun ile mîzânda bir gelse dahi zeng

 Sıkletde bir olmak ile kıymetde bir olmaz”

Haliyle sana tavsiyem olsun, her kitap çıkardım diyenin ardından tuz alıp koşarsan, yanılırsın.

 

Şeyh Galib ise insanı tarif ederken her bir ifadeyi ve manasını imanın ve inancın şualarıyla tezyin ediyor ve şöyle diyor:

“Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

 Merdüm-î dîde-i ekvân olan âdemsin sen”

Fakat sizin bir asra yakın memleketimizde ikilik çıkardığınız insanlık ile bu mısraların tarif ettiği insanlık arasındaki fark, yalan ile hakikat gibidir. Tamda burada, Diyarıbekirli Sait Paşa hislerime tercüman olmaktadır. Bir eşyada tecelli etmeden, kabiliyetten bahsedilemeyeceği ve her el ile keramet gösterilemeyeceğine dikkat çekmek üzere, demiş ki:

“Kabiliyet bî tecelli şâmil-i eşya değil

 Her asâ ejdernüma, her el yed-i beyza değil”

 

Türk edebiyatının usta kalemini arasan Bâkî’ye kulak vermen iktiza eder:

“Kadrüni seng-i musallâda bilüp ey Bâkî

 Durup el bağlayalar karşuna yârân saf saf”

Siz ve sizin meşrebinizde olanlar, musallada bile Bâkî ve onun gibi üstâd-ı âzamları anlayamadı. Sebebi nedir bilir misin? Cevabını Mevlana Hazretleri versin o zaman: “Sen kulağını karganın sesine vermişsin. Bülbülün sesini nereden duyacaksın…”

 

Zannetmeyin ki, Türk edebiyatı sizin gibi hırbolara laf yetiştirmiş durmuş. Birazda gönülden ve aşktan bahsedelim de, kafanız iyice hengâmeye dönsün. Senin metheylediğin kişi, gözümüzün nuru olan devletimize kem gözle bakan düşük bir piyondur. Fakat mazide bu aziz milletin ve devletin şanlı idarecileri, bak ne edebi ifadeleri kullanmışlar. Firkat ve firakın peşinden değil de, birliğin ve kardeşliğin peşinde koşan Sultan Fatih, yüreği ve şecaati ile küffarı titretirken “Avni” mahlası ile de, aşk için gönül tellerini titreterek şöyle demiştir:

“Aşk ile viran iden gönlini ma’mûr istemez

Hâtırın mahzûn iden bir lahza mesrur istemez”                      

“Muhibbî” mahlası ile Sultan Süleyman’ın aşka dair ifadeleri ise, büyük bir hak vurgunluğunun beşeri aşka yansıyan akisleridir. Zira onlar “insanı yaşat ki devlet yaşasın” anlayışını, kendilerine birincil mesuliyet saymışlardır. Fakat sizler, bugün insanları katlederek bir devlet kurma hayalini taşıyan gulyabanileri alkışa layık görüyorsunuz. Yuh olsun sizin tıynetinize... Biz gelelim cihan padişahının inci gibi sözlerine:

“Kadd-i dildarı kimi ar'ar okur kimi elif

Cümlesin maksûdu bir amma rivâyet muhtelif”

 

Biz edebiyatın usta kalemlerini okurken, bazen Taşlıcalı Yahya gibi hüzünlenip, içimize bir seyir yapar ve dertli bir iç çekerek:

“Dâr-ı dünyâ deli gönlüm gibi vîrân olsa

Ne cihân ols,a ne cân olsa, ne hicrân olsa”

Bazen Kadı Burhaneddin’in tuyuğları ile “ene’l hak davası” güdenlerin sonunun ne olacağını şu mısralarda görürüz:

“Özini eş-şeyh gören serdar bolur                    

Ene’l hak da’vi kılan ber-dar bolur

Er oldur hak yolına baş oynaya

Döşekte ölen yiğit murdar bolur”

 

Bazen Ahmed Sûzî gibi münâcat kaleme alıp, acziyetimizi ifade için:

“Mücellâ eyle bu gönlü zikrinle ey Mevlâ

Sivâyı sür derunumdan dile özge letâfet ver”

 

Bazen Es’ad Erbilî (ks) gibi en sevgiliye özlem ve hürmeten:

“Gönül nûr-i cemâlinden habîbim bir ziyâ ister

Gözüm hâk-i rehinden ey tabîbim tûtiyâ ister”

 

Bazen Niyazi Mısri (ks) gibi, tasavvufun idrakine dikkat çekmek üzere;

“Bu fena gülzarına bülbül olanlar anlamaz,

Vech-i baki hüsnüne hayran olan anlar bizi” diyerek, aşka yol almaya çalışırız. Fakat sizin bu yol ile tasavvufun idrakine varmanız muhaldir. O raddeyi kaçırdınız siz. Siz o nasibi, şapka uğruna İskilip’ten Anadolu’ya yayılan ışığın boynuna kemend geçirirken kaybettiniz. Anlamanız kabil değildir… Yine de duacıyız tüm gafillere… Duacıyız âlem-i insanın hakikat güneşine mazhar olmasına… Hakikat güneşinde ısınmak istersen Şemseddin Sivâsî’ye (ks) kulak vermen lazım gelir:

“Derd-i aşka düşmeyen dermâna olmaz aşinâ

Cevre mahrem olmayan ihsâna olmaz aşinâ”

İmâm-ı Rabbânî’den (ks) ya da Şah-ı Nakşibend (ks) divanından birkaç misal vereyim diyeceğim, lakin ve lakin… Neyse…

 

Edebiyatımız derken, Türkçenin en nadide ifadelerini, en nadide manalarını ve en nadide hissiyatını asırlardır diri tutan Yunus Emre vardır. Yunus Emre Müslüman Türkün en timsal simalarından biridir. Edebiyat denilince akan suların durduğu, Molla Kasım ve Tapduk Emre ile içini, dışını, evvelini, ahirini, batınını ve zahirini kemale erdirmiş, edip ve sufi bir şahsiyettir. Usta kalem deyince, bizim gözlerimiz Yunusla açılır. Sabahımız Yunus, akşamımız Yunus olsa, bir lahza of demeyiz. Bilakis bu ne büyük nimettir, bu ne büyük devlettir deriz, diyoruz ve diyeceğiz. Zaten insanlık cevherini yitirmiş kimse de, of demez ve diyemez. Yunus’un her bir sözü büyük manalar taşıdığı için, hangisini buraya koysam diye mütereddit kaldım. Fakat ne fark eder ki, “anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az” diyor ve şu inci tanesini paylaşıyorum: “Yol odur ki doğru vara, göz odur ki hakkı göre.” Şayet yolunuzun doğru menzile ulaşmasını istiyorsanız ve gözünüzün hakkı görmesiyle ilgili bir derdiniz varsa, yoldan çıkmışların peşinden gitmeyi bırakın ve İsmet Özel’in dilinden “Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!” tavsiyesini dinleyin… Şu zehirleyici dünyanın bağnazlığını bırakın ve Genceli Nizami’yi dinleyin… Anadolu irfanıyla tanışmak istiyorsanız Âşık Emrah’ı dinleyin… Hacı Bektaş’ı dinleyin… Karacaoğlan’ı dinleyin… Fakat siz sağırdınız unutmuşum…

 

Kaşgarlı Mahmud “Yiğit orduda, bilgin mecliste belli olur”  demişti. Şimdi mezkûr kişinin hilkati ortada iken, bu söz üzerinden değerini biçmeye hacet yoktur. İnsanlar yazabilir ve yazdıklarının bir kurgusu da olabilir, fakat usta olmak yaşamakla olur. Lafla dünyaya nizam vermek başka şey, onu hayatına tatbik etmek başka şeydir. Karakolda doğru söylemeyenlerin mahkemede şaştığı vakidir. Çünkü Ali Şir Nevai’nin de dediği gibi “Güneş de yükselince kemale erdim der, ama tam o sırada zeval başlar...” Hiçbir özgürlük hikâyesi, feci manzaralar üzerine bina edilemez. Savunduğunuz bütün değerlere hücum eden bu sabık zübüğü yüceltmeniz, kendinize ve mazinize olan düşmanlığınızdandır. Mazisine düşman olanlar, artık onunla irtibatını koparmış demektir. Siz, icraatlarınızla ve söylemlerinizle, Türk ailesinin hakikatli bir mensubu olmadığınızı kanıtladınız. Bu halde diğer milletlerin ve uygarlıkların edebiyatçılarına bakmak lazım gelir.

 

Her hali müphem olan biri için, kullanmış olduğunuz “Edebiyatımızın usta kalemlerinden” ibaresinin, ne denli haddi aşan bir zırva olduğunu yukarıda bahsettiğimiz Türk edebiyatının birkaç ulu siması ile ispatlamış olduk. “Edebiyatımız” ibaresinin, Türk edebiyatı olmadığı su götürmez bir gerçektir. O halde hangi edebiyat? Fransız ya da Alman edebiyatını ele alalım desem, bütünlemeye kalırsınız. Rus edebiyatından bahsediyorsan, sadece Tolstoy’un hikmetli bakış açısından bile sınıfta kalırsınız. Arap edebiyatçılarını dediysen, cahiliyye şairlerini anlaman için, alfabeye yeniden başlaman gerekir.  Çin ve Hint edebiyatını baz aldıysan, yalnızca mistik konuların mukaddimesinde dahi feleğin şaşar. Fars edebiyatından bahsettiysen bırak sınıfta kalmayı, kaydın silinir. Bir kefeye marksist cehennem tellalını, diğer kefeye Hafız-ı Şirazi’yi koyayım diyorum, lakin yaptığım mukayeseden hicap duyuyorum. Bu halde, harici milletlerin edebiyatı da olmadığına göre; peki, sizin lügatiniz kimin edebiyatıdır?

 

Zerdüştlüğün edebiyatı olabilir, ya da ıspanak edebiyatı, belki de militan edebiyatı, kim bilir kemik ya da mağara edebiyatı da olabilir. Şimdi beni iyi dinle kifayetsiz solcu, biz kırk kişiyiz ve birbirimizi iyi biliriz. Hastalığınızın şifası öyle kolay değildir. Dünyanın leş kuşları üzerimize üşüşmüşken, sürekli arkasına sığındığınız Mustafa Kemal Atatürk ne diyor biliyor musun; “muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” Bizim asil kanımız mukaddesatımız için akmaya hazır olan kandır. Sizin renksiz kanınız ise, kutsallarımızın tacirliğini yapmakta, ehl-i salibin piyonlarını alkışlamakta ve ayak takımını takdis etmektedir. Nedir muhtaç olduğunuz şey, damarlarınızda kimlerin kanı dolaşmaktadır ve kıbleniz neresidir sizin? Bu avarelik, bu hazımsızlık ve milliyetinize karşı bu tazyikin sebebi nedir?

 

Sonu gelmez ve cevapları verilmez sualler bir kenara, medeniyetimizin damarlarına yeniden cemreler düşmüşken, cinnet geçirmiş halinize takılıp kalacak değiliz. Siz, serseri müptezellerin reklamlarıyla uğraşadurun; biz, ideal gayemize adım adım yürüyoruz. Sizin pek uzağınızda olan şan ve şeref, al bayrağın gölgesinde serinleyenlerin olacaktır. Cümlelerimi nihayetlendirirken, büyük bir iştiyakla Arif Nihat Asya’nın bayrak şiirini okuyor ve her mısrada hem senin, hem de mülevves naşirinin hortlağa döndüğünü görüyorum…