Alper Duran


Demokratik Savaş Tohumları

Demokratik Savaş Tohumları


Dünyanın ahvali, kendisine umumi manada hâkim olan gücün şeraitine göre terennüm eder. Haddizatında bu durum, bir doğal süreçtir. Sadece dünya değil, ülkeler, toplumlar ve kurumlar bile bu minval üzere yürür. İyi bir idareci ve idaresinin gücünü aldığı sistem, yaratılış hakikatine mütenasip bir muhteva arz ediyorsa, işler daha düzgün ilerler. Adı görklü Peygamberimizin (sav) yaşadığı döneme, asr-ı saâdet dönemi denilmesinin nedeni de, işte bundandır. Aksi durumda, keşmekeş, huzursuzluk ve hatta acılı durumlar ortaya çıkar.

 

İnsanlık tarihi, genel manada üç büyük İslam medeniyetini görmüştür. Birincisi, Şanlı Peygamberimizin temellerini attığı İslam Devleti (daha sonra Emevi ve Abbasi olarak devam etmiştir), ikincisi; Büyük Selçuklu Devleti ve üçüncüsü ise; “Devlet-i Âliyye”dir. Bu dönemlerde imanın merhamet esintileri, yedi iklimi sarmıştır. Ruhsal olgunlaşmanın nadide örneklerine şahit olunmuştur. Din, dil ve ırk ayrımı olmaksızın ahenk içinde yaşanılmıştır.  Elbette savaşlarda olmuş ve kendi içinde sorgulanması gereken vakıalarda husule gelmiştir. Lakin hâkim olunan topraklarda, insanın fıtratına uygun bir anlayış temin edilmiştir. Muharebeler, toprak kazanmak ya da sömürmek için değil, fetih anlayışı çerçevesinde, herkesin hakka davet edilmesi maksadıyla yapılmıştır. Binaenaleyh, tarihte Türk-İslam devletleri, beylikleri ve/veya emirlikleri, mütemadiyen cihat mantığıyla hareket etmiştir. Başka memleketlere, mâdenleri dolayısıyla, ticari potansiyeli nedeniyle ya da zenginlikleri sebebiyle sefer düzenledikleri vâki değildir.

 

Bu üç büyük İslam medeniyeti yanında, batı uygarlığının da, hâkim olduğu dönemler yaşanmıştır. Tıpkı son iki yüz yıldır olduğu gibi. Bugünün dünyasında ekonomik, siyasi ve askeri açıdan başı çeken bölgeler ve ülkeler, ehl-i küfür devletleridir. En etkilileri ise; Çin, Amerika, Avrupa ve Rusya’dır. Türkiye ise, bu dörtlünün en yakınında ve en uzağında olmakla birlikte, çıkarlarının tam ortasındadır. Belli bir aşamaya kadar karşılıklı idare ve iyi ilişkiler yürütülse de, bir yerden sonra çatışma safhası açık bir şekilde gözükmektedir. Çünkü yenidünya düzeni, etrafımızda üç önemli bölgeye yılanlar yerleştirmiş ve zamanı geldiğinde de, bu yılanlar marifetiyle/aracılığıyla/bahanesiyle ısırmayı planlamıştır. Etrafımız adeta mayınlı bölgedir. Kafkaslarda Ermeniler, Balkanlarda Yunan ve Sırplar, güneyde ise İsrail ile bermuda şeytan üçgeni arasına alınmış vaziyetteyiz. Demokrasiyi insanlığın kurtuluşu olarak yutturmaya çalışanlar, buraları saatli bomba şeklinde tertiplemiştir. Türkiye bugün yüzünü doğuya çevirip soydaşları ile birlik ve dayanışma içerisine girmek istediğinde, Ermenistan duvarı ile karşılaşmaktadır. Balkanlardaki evlâd-ı fâtihân topraklarıyla irtibatını, Yunanistan ve Sırbistan sekteye uğratmaktadır. Güneyde ise başta Kudüs olmak üzere, Arap ülkeleri ile münasebet kurup, onları uykularından uyandırmak ve (piyon olmak yerine) kendilerine gelmelerini sağlamak istediğinde ise, İsrail sorunuyla yüz yüze gelmektedir. İşte ülkemiz, bu demokratik savaş tohumları arasında, var olma ve yeniden dünya sahnesine çıkmanın cehdini vermektedir.

 

Materyalist zihniyetin değerleri olmaz. Bu sebeple, dostluğunu ve yarenliğini kazanma üzerine bina etmiştir. Haliyle çıkar çatışması idare edilemeyecek duruma geldiğinde, herkes kozlarını oynamaktan geri kalmayacaktır. Biz hakkın ve hakikatin savunuculuğunu yaparken, onlar ise demokrasinin temini için müdahale ettiklerini ifade edecektir. Irak’a da demokrasi getirmek için girmişlerdi zaten ve bugün Irak batı demokrasisi ile ziyadesiyle tanışmış durumdadır. Bunlar, Birleşmiş Milletleri kurarken de, aynı mantığı ileri sürdüler. Lakin görüldü ki cemiyet-i akvam, güvenlik konseyi adı altında oluşturulan beşli çetenin keyfine göre, vaziyet alan bir kuruluştur. Hakikate karşı sürekli işlevsiz kalmıştır. Çünkü temelinde âlemin renkleri değil, iblisin kurnazlığı yatmaktadır. İşin en acımasız tarafı ise, bu haksız ve hukuksuz yapıyı herkesin bilmesine rağmen, alternatif bir fikrin ya da muhalif bir görüşün olmamasıdır. Son yıllarda ülkemizin bu abesle iştigal duruma yönelik itirazları ise, hiç kimse tarafından destek görmemiştir. Demokratik gücün köleliği de,  bu olsa gerek.

 

Dünya, özüyle mülaki olmayı beklemektedir. Sömürülmenin kırbacından kurtulup, kâmil bir idarenin atmosferinde yaşamayı arzulamaktadır. Asimile iniltilerinden sıyrılıp, sanatsal bir musiki eşliğinde terapi/tedavi olmayı hayal etmektedir. Bu duyguları tüm insanlığın zihninde neşet ettirecek yegâne güç ise, Türkiye’dir. Türkiye’nin bölgesel ve uluslararası güç haline gelmesi, kurgulanmış dengeleri alt üst edecektir. Bundan dolayı, Çin bilmektedir ki, Türkiye güçlendiğinde Doğu Türkistan ve Keşmir meselesi aleyhine sonuçlanacak ve kendisi, Çin seddinin doğusunda kalacaktır. Rusya görüyor ki, Türkiye güçlendiğinde bünyesinde ki Türk bölgeleri başta olmak üzere; sıcak denizler, Balkanlar ve Kafkaslardaki egemenliği zayıflayacak ve canının acıyacağı sonuçlarla karşılaşacaktır. Avrupa hissediyor ki, Türkiye güçlendiğinde son iki yüz yıldır gerek sömürü düzeni ve gerekse İslam’a karşı galebe gelen haçlı zihniyeti gerileyecek ve Türklerin muhayyilesi yeniden gerçekleşecektir. Zira Avrupa’da, Türklerin yeniden geleceğine dair, baskın bir korku hala mevcuttur. “İte vuracağına korkutmanın daha iyi olduğu” hususu, burada kendini göstermektedir. Amerika ise, başka dertlerin peşindedir. Varlığını İsrail’in çıkarlarına ve muhafazasına adamıştır. Haddizatında Amerika’yı güçlü kılan faktör/ler, İsrail’in bizatihi kendisidir. Şu düzende İsrail’in huzurunu kaçıracak tek ülke ise, Türkiye’dir. Bunun bilinmesinden dolayı, türlü oyunlar kurgulanmaktadır. İşte bu meyanda, İsrail’e kalkan olmak ve ülkemizi içeride meşgul etmek üzere, Siyonizm tarafından PKK terör örgütü kurdurulmuştur. Sermayesi ve aklını ise, Amerika vermektedir. Çünkü Türkiye güçlendiğinde, hem İsrail’in varlığı tehlikeye girecek, hem de sömürülen petrol zengini coğrafyanın bilinçlenmesi sağlanacaktır. Bundan dolayı, hepsi Bremen Mızıkacıları gibi, PYD ve SGD gibi oluşumlara demokratik hüviyet kazandırma peşindedir. Bundan dolayı, gözümüzün nuru olan evlâd-ı fâtihân topraklarında yine istedikleri zaman savaş çıkarmak için, dünyada görülmemiş Dayton Muâhedesi imzalatılmıştır. Bundan dolayı, şahsiyetsiz Arap liderlerine İsrail ile iyi ilişkiler dikte edilmektedir. Bundan dolayı, Karabağ Savaşı’nı kesin bir zaferle kazanmamıza rağmen, Ermenistan’ın toparlanması ve yeni bir kurgu yapılması için alelacele anlaşma yoluna gidilmiştir.  Bundan dolayı, Yunanistan aralıksız bir şekilde Türkiye’nin Akdeniz ve Ege kıyılarındaki haklarını sabote etme cesaretini göstermektedir. Bunların her biri, maatteessüf demokratik adımlar olarak gösterilmektedir. Fakat batının demokratik oluşumları, nedense bize hep savaş tohumu olarak dönmektedir.

 

Her kim ne yaparsa yapsın, biz biliriz ve dahi inanırız ki, Yüce Mevlamız tuzak kuranların en hayırlısıdır.  Bu tertibatlardan, prangalardan ve barikatlardan kurtulmak için içimizdeki o asil ruhun idrakine varmamız yeterli olacaktır. İnanıyorum ki, Türk milleti bütün tuzakları ters yüz edecek idrakin rayihasını hissetmeye başlamıştır. Cenab-ı Hakkın inayeti ile aslan kapandan kurtulmak üzeredir.