Alper Duran


Yeni Bir Gün Seçeneği

Yeni Bir Gün Seçeneği


Dünya, öteden beri mutluluğunu yanlış şeyler üzerine mebni etmiştir. Bu sebeple kargaşa ve keşmekeşle koyun koyuna yatmak mecburiyetinde kalmaktadır. Hırsın ve iktidarın salgınına yenik düşüldüğü müddetçe, maalesef bu manzara bu şekliyle devam edip gidecektir. Habil ile Kabil’in kıssasına da baktığımızda, öncelenen değerin yanlış olmasından ötürü, ilk kan akıtılmış ve insanlık tarihi neredeyse kardeş katliyle başlamıştır (diyebiliriz). Bu bağlamda, aynı kabahatin sahibi olmamak için, hırsların heyulasına kapılmak yerine, yapabileceğimiz işlerin icrasına yönelmemiz icap eder.

 

İnsanoğlu, mesut ve mutmain olmanın şartını, maddi değere ve paraya tesanüt ettirmektedir. Kafasında kurguladığı varlığa sahip olduğunda, hayatının daha akıcı ve huzurlu olacağını, zannetmektedir. Fakat sadece bu imkânlar vesilesiyle iç rahatlığına erişmek mümkün değildir. Bilinsin ki, nefis kazandıkça daha fazlasını arzulayacaktır. Daha fazlasını elde edince, en fazlasını isteyecektir. Bu bakımdan, sırf maddiyatla gönül huzurunu bulmak, pek güçtür. Bunu destekleyecek ve ikâme edecek unsurlar lazımdır. İşte bu öğeler, bizi insan yapan hasletlerdir. Bizi özümüze avdet ettirecek esasların en önemlisi ise, inançtır. İnanmanın ehem tarafı da, dil ile ikrar ve kalp ile tasdik edilen kaidelerin, hayatın merkezinde yer alması ve bütününe yansımasıdır. Yoksa cenazede davul çalıp, düğünde mersiye söyleyen tıynetsizler, bizim dünyamızda hükümsüzdür. Konumuzun dışındadır. Çünkü bu tip sakıt anlayış içinde olanlar, maddecilik tuzağına yem olmuştur. İşin daha vahim tarafı da, paranın getireceği şartlarla kurtuluşun sağlanabileceğini zanneder. Hâlbuki bizim mazimiz, husule getirdiği insanlık anlayışını hep manevi değerler üzerine bina etmiştir.

 

Gülümsemenin sadaka olduğunu söyleyen bir peygamberin ümmeti, “inananlar ancak kardeştir” hükmünü ifade eden Cenab-ı Hakkın kulları olduğumuzu unuttuğumuzdan, ya da önemsemediğimizden beri, zaferlere hasret kaldık. Muharebe galibiyetinden öte, adamlığın kötülüğe karşı üstünlüğünü kastediyorum. Kendimizi yokladığımızda göreceğiz ki, bugün güvenip yaslandığımız şeylerin, bir zamanlar bizim nezdimizde bir vasfı ve kıymeti yoktu. Yoldan geçerken tanıdık olsun veya olmasın “selam” verme âdetimiz vardı. İçimizi ısıtan, yalnız olmadığımızı hatırlatan ve dalgınlığımızı yumuşatan bir selam… Bir zamanlar belki parıldayan ışıklarımız yoktu, lakin çıranın veya idarenin loşluğunda gözlerimizle beraber, sesin tınısı ve kalp sıcaklığıyla kurduğumuz hakiki ve riyasız ünsiyetimiz vardı. Zira çıranın şulesi hasbihalimizi harlamaktaydı.

 

Kabul edelim ki, modern dünyanın her yanımızı sarmaladığı bir haldeyiz. Haliyle attığımız adımların dahi, parasal bir tarafı bulunmakta. Ancak bu durum, bizi başkalarından farklı kılan yanlarımızı unutmaya sevk etmemelidir. Kendimizi labirente sokup, dikenli yollarda, iğneli laflar sarfederek anlamamaya ve anlaşılmamaya doğru seğirtmemize sebebiyet vermemelidir. Yıldızları hayranlıkla temaşa etmeyi unuttuğumuz için, her laftan bir mana çıkarmayı, her işten bir kusur aramayı kendimize asli bir vazife sayıyoruz. Oysa ki, trafikte ilerlerken nezaket kaidelerine uymak için, zengin olmaya hacet yoktur.   İşyerinde görevimizi ifa edip, devletin âlî menfaatlerini gözetip, dedi kodu sarmalına urgan taşımamak ve hatta var olan huzursuzluğu sükûnete kavuşturmak için varlıklı olmaya gerek yoktur. Komşuluk ve akrabalık münasebetlerinde, güç birliği yapmak için banka hesaplarının kabarık olmasına lüzum yoktur.

 

Maalesef yaşadığımız dünyada, maddi sıkıntılar, fertlerin hayatını sürekli darp etmektedir. Huzurunu ürkütmekte ve güvenini örselemektedir. Bununla birlikte, paranın olmadığı büyük bir hareket alanımız da mevcuttur. Bu alan üzerinden mutluluğumuzu ikâme edebilir ve düzenimizi asgari nispette makul bir seviyeye çıkarabiliriz. Büyük iddialardan vazgeçip, iyilik tuğlalarını birer birer yerleştirerek, güzel bir eve/yuvaya kavuşabiliriz. Toprağa basabiliriz mesela. Vav harfinin önce vebalini ve sonra estetiğini düşünebiliriz. Mesafe koyabiliriz bize dayatılan şatafatlı moda eğilimlerine. Hoca Ahmet Yesevî’yi hatırlayıp, “kendime çeki düzen vermeliyim” anlayışını, her sabah daha güçlü özümseyebiliriz. Kabirleri ziyareti sıklaştırıp, ordan aldığımız mesajla, geçmişe sünger çekebiliriz.

 

Bir Cuma günü içimizi derinlemesine yoklayabiliriz. İnancımızın tahammül pınarlarına teslim olabilmek için, daha cesur olabiliriz. Filhakika “her şeyin bir bedeli vardır.” İşte insan olmanın bedeli de, bazen büyücülerin sihirlerine boyun eğmemektir. Sınandıklarımıza, sabredebilmektir.