Alper Duran


Yıkılan Şehirler (Kültür ve Medeniyet Notları)

Yıkılan Şehirler (Kültür ve Medeniyet Notları)


İnsanın iradesine tesir eden yapıların ve şehirlerin en bariz özelliği, bir medeniyet tasavvuru dairesinde kurgulanmış olmasıdır. Bu usul ile yapılmış olan her bir eser, insanın özünü kendine çeker. Şehirlerin ve yapıların ruhu olduğuna dair ifadeler, tam da burada kendini gösterir. Hangi medeniyete ait olursa olsun, bir sanatsal anlayış ve sanatın kendine has ruhuyla yürütülen işler, gözlerle ve gönüllerle doğrudan rabıta kurar. İster bir süsleme, ister bir hat ve isterse bir yapının tamamı olsun, sanatın ve ruhun terennümü ile yoğrulmuşsa, dikkate değer hale gelir. Gezenler ve görenlerin, bu tespitimizi dünyanın her yerinde hissettiği vâkidir. 

 

İnsanlar, bilgi, birikim ve ufuk çaplarına göre tabiatı nazar eder. Kâinatın remizlerine karşı bir dervişle bir müteahhit aynı hassasiyetle yaklaşmadığı gibi, bir münevverle bir kalpazan da, müsavi duyguları hissetmez.  Bu durum, şehirlerde de, kendini tebarüz ettirir. Şehirlere dair herkes, heybesine ve beklentisine göre bir kanaate varır. Bu sebeple bazı insanların bazı şehirleri pek beğenmediği görülür. Niye beğenmediklerini tam izah edemedikleri gibi, o şehri kuranların ve daha sonra dönüştürenlerin hangi saikle hareket ettiklerini de, sorgulamayı akıllarına getirmezler. Şehirlerimizin bugünkü metruk görüntülerinin sorgulanmamasının altında, milli bir maarif sitemi ve milli bir şehirleşme temayülünün olmaması yatmaktadır.

 

Ülkemizde şehirleşme geleneği olmadığı için, yapılaşmamız maalesef birkaç mevzuat çerçevesinde yürütülmektedir. Esasen işin gelenek kısmı bir tarafa, herkes mer’î mevzuata uymuş olsa bile, yine derli topu bir manzara ortaya çıkabilir; fakat gel gör ki, her yerde olduğu gibi bu sahada da, güçlüler ve nüfuzluların talepleri farklı değerlendirilmektedir. Bazen zikzak görünümlü yollar yapılmakta, bazen panayırı aratmayan projeler hayata geçirilmekte ve bazen de, şehrin insicamını bozacak şekilde imar planları revize edilmektedir. Belediye reisleri siyasi mülahazaların arasında sıkışmakta, çoğu zaman istemese dahi, haksız talepleri icraya dönüştürmektedir. Bununla beraber, imar ve iskân mevzusu birçok şehrimizde, inşaat nazarıyla ele alınmaktadır. Hükümetlerin ise, her şeyi bir anda yapıp seçim zamanına yetiştirme gayreti, mevcut sorunları köklü bir şekilde çözmekten uzak kalmaktadır. Balık baştan kokunca, mahalli idarelerde, aynı yöntemle iş yapma eğilimine girmektedir.

 

Tanzimat’la başlayan garplılaşma eğilimleri, yeni Türkiye’nin kurulmasıyla resmi hüviyete kavuştu. İctimâî hayata dair birçok mesele, batılılaşma yönünde değişim ve dönüşüme tabi tutuldu. Her şey kazanmaya odaklı olunca, nelerin kaybedildiği hesaba katılmadı. Bu hesapsızlıktan en çok nasibini alan ise, şehirleşme mevzusu oldu. Yeni devlet ve toplum telakkisinde, zaman zaman yerel adımlar atılmış olsa da, şümullü bir çalışma yapılamadı. Bununla alakalı birtakım akademik çalışmalar ise, uygulamadan uzak olunca, tez ve görüşler yığınında kaybolup gitti. Şehirleşme ve medeniyet sahasında pek kıymetli mütefekkirlerimizin düşünceleri ise, modernizm rüzgârına, müteahhitlerin para hırsına ve belediyelerin simsarlığına kurban gitti. Haliyle beldelerimiz, ilgisizliğin ve müphemliğin istilasına maruz kalarak harabeye tahavvül etti.

 

Modernizm rüzgârının her yanı kasıp kavurduğu bu zamanda, en fazla hırpalanan saha, Türk-İslam medeniyeti olmuştur. Her geçen gün kan kaybeden milli harsımız, hekimsizlik ve ilaçsızlık yüzünden komaya girmiştir. Şehirlerimiz ve genel mîmârî anlayışımız ise, deryanın ortasında su alan gemi misali batmaya terkedilmiştir. Çünkü etrafımız ne geleneksel, ne modern, ne İslâmî ne de gotik mîmârî anlayışına benzemektedir. Zehirli mantarlar vadisinde; ucubelerlerin ortasında ve günahkârların cehennemindeyiz sanki. Sadece yapılar değil, bir şehre hüviyet kazandıracak diğer îmarî ve mîmârî çalışmalar da, aynı hoyratlık ve gulyabânî görünümündedir.

 

Türk-İslam şulesinde yanmayanların, kıymetler nizamında pişmesi mümkün değildir. Zira şehirler, kalp ve düşünce ile tecessüm bulur; bu anlayıştan ne denli yoksun ise, orada estetik ve esenlik mâdum olmuştur. Şehirler, insanın fıtratını kalbe ve düşünceye sevk edecek unsurları bünyesinde barındırmıyorsa, kalıplarla doldurulmuş beton yığını, Çin malı sathi kaplama ve iltimasla işe alınmış işçilerin vur kaç tamiratının etkisinde kalmıştır; Türk-İslam hüviyetini barındıran nişaneler, balyozlara ve iş makinelerine yenik düşmüştür. Tahayyülün kudreti tecride zorlanmış ve yaparak tahrip etmenin taaccübü, her köşede kendi izhar etmiştir.

 

Medeniyet namına derdi olan, fakat dünyayı etkisi altına alan şu mücerret kasırganın tesirinde olmayanların hemen hepsi, yukarıda izaha çalıştığımız hususların ziyadesiyle farkınlar. Zaman zamanda bu ve bunun gibi yüzlerce konuyu da, en münasip bir şekilde dillendirmekteler. Ancak şu lahza itibariyle, bizim kaybedecek vaktimiz yoktur; acilen harekete geçmemiz iktiza eder. Lakin işin acil olması, meseleye apar topar yaklaşacağımız manasına gelmemelidir. Her daim belirttiğimiz gibi stratejik bir çizelge metoduyla, herkes kendi kapısının önünü temizlemekle başlamalıdır. Bu başlangıcın ilk noktası ise, evlerimiz olmalıdır.