ŞEHİTLERİ ZİYARET EDİP ECDADA MEKTUP YAZDI
Cumhuriyet Anadolu Lisesi 12. sınıf öğrencisi Uğur Ziya Yıldırım, Gençlik ve Spor Bakanlığı´nın düzenlediği ´Ecdada Mektup" yarışmasında ilimizde ikinci oldu. İlk olarak ilimizde bulunan şehitlikleri ziyaret ettiğini belirten Yıldırım, "Bir kişiye mektup yazmak, kendini onun yerine koymaktır. Buradan yola çıkarak önce şehitlikleri ziyaret ettim. Kendimi Şehit Ömer Halisdemir´in, Sivaslı Şehit Halil Kantarcı´nın yerine koyarak bu mektubu kaleme aldım" dedi.
Tarih: 13.4.2017 06:00:02

HAYRULLAH AĞKAŞ
Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından, Fetullahçı Terör Örgütü´nün (FETÖ) 15 Temmuz darbe girişimi sırasında şehit düşen asker, polis ve sivillere hitaben yazılmak üzere "Gençlerden Ecdada Mektup 15 Temmuz Şehitlerine" yarışması düzenlendi. Yarışmada iller düzeyinde dereceye giren öğrenciler belli oldu. Türkiye geneli sonuçları ise 15 Nisan tarihinde Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından açıklanacak.
Bakanlık tarafından düzenlenen yarışmaya ilimizde de birçok öğrenci katılarak, 15 Temmuz ile ilgili mektuplarını değerlendirmeye sundular. Cumhuriyet Anadolu Lisesi 12. Sınıf öğrencisi Uğur Ziya Yıldırım, yarışmada Sivas ikincisi olarak dereceye girdi.
Yarışmayla ilgili gazetemize ziyarette bulunan başarılı öğrenci Uğur Ziya Yıldırım, bu mektubu yazmadan önce Sivas´ta bulunan asker ve polis şehitliklerini ziyaret ettiğini söyledi. "Bir kişiye mektup yazmak, kendini onun yerine koymaktır" diyen Yıldırım, 15 Temmuz´da yaşananları ve Çanakkale Zaferi´nde yaşananları düşünerek, kendisini o şehitlerin yenine koyup bu mektubu kaleme aldığını söyledi.
15 Temmuz tarihinde yaşanan darbe girişimine şahit olduklarını Yıldırım, kendisini Şehit Astsubay Ömer Halisdemir´in, Sivaslı Şehit Halil Kantarcı´nın mücadelelerinin kendisini çok etkilediğini belirtti.
Yıldırım, bu manevi duygularla yazdığı mektubun Sivas´ta dereceye girerek, ikinci olduğunu açıkladı. Yıldırım, ayrıca Türkiye finalinin de 15 Nisan tarihinde Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından açıklanacağını belirtti.
İşte, Uğur Ziya Yıldırım´ın kaleme aldığı "ŞEB-İ ARUZ VE 15 TEMMUZ" başlıklı ecdada mektubu…
"Ben, asırlardır doğmamış çocukların vebalini omuzlayan bir çınarın gölgesi...
Ben, yıllardır kandil olmuş bir muştunun nefesiyim: "Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyiniz. Bilakis onlar diridirler. Lakin siz bilmezsiniz."
Ben, insanlık burçlarındaki hikmet dergâhının usanmaz alemdarı, bir çocuk tebessümün buruk gamzelerin onulmaz yarasıyım.
Ben, bin yıllık çınarın hakikate kök saldığı diyarlarda; gök kubbede bırakılan en hoş sadaların bam teli, dilden dile dolaşan ve umudun her daim perçinlendiği medeniyet türkülerinin kırık sazıyım.

Ben Halil Kantarcı… 15 Temmuz benim Şeb-i Aruz´um, hakikate vasıl olduğum tarih. Vuslatın mana bulduğu, göklerin şehadete boğulduğu tarih. 28 Şubat´ta, zemheri, zulüm ayazını suratımıza acı acı vururken, kalbimizin ta derinliklerinde hissettiğimiz iman ile harmanlanmış ıstırap o gece yeniden zuhur etti, merhametin pas tutmadığı nadide gönüllerde.
O gece namlusunu insanlığa çevirenler, riyakârlığın yüreklerini mesken tuttuğu, emperyalizm güdümündeki kurşun yüklü kahpeler, kalleşler, Pentagon´u dünyanın merkezi zannettiler. Ama bilmiyorlardı ki; eşimle helalleştiğimde derin çizgilerle dolu vakur sinesi zalimlerin mezarı olacaktı. Çocuklarımın yanağından son kez öperken sükûneti üstlerine yorgan misali örttüğümde atan hızlı nabızları adeta hainlerin ölüm marşını çalıyordu. Evimden çıkarken göğsüme dolan vecd, karanlık bastırınca zulüm ateşiyle ortalığı yakmaya çalışanların, fecrin  ebedi sahibi olan mazlumlara mağlup olacağının işaretiydi.

Ben Ömer Halisdemir… Kalp ve kader çizgisinin kıldan ince, kılıçtan keskin olduğu bir vakitte, arzı titreten, arşı ağlatan bir haber ulaştı komutanımdan. Üniformasını gaflet örtüsü diye giyinenlerin postallarının sesi, zalime korku mazluma güven vereceği yerde bir alçaklığın nişanesi olmuştu. Komutanım "Vur" emri verdi ve ekledi; "Ucunda şehadet var." Hakikat pınarından nasibini alamayanlar, batıl denizinde boğuluyorlardı. Boğulduklarının farkında bile olamayan bu gafil ordusu, hakikatin sırrına ermiş Anadolu evladını kendi bataklığına sürüklemeye çalışıyordu Anladım ki bu hain çırpınışlar zilleti göğsüne madalya diye takanların "aşağıların aşağısı" olmaya aday olduklarını gösteriyordu. Anladım ki silahımdan çıkacak bir kurşun bütün bir ihaneti kuşatacak, düşmanlarının bile ayakta alkışlayacağı bir zaferin müsebbibi olacaktı. Evet. O hainin alnının ortasına sıktığım kurşun göklerde yazılan ilahi fermanın imzası, arş-ı âlâda okunan yiğitlik destanının icazeti oldu. Gecenin serinliğini yıldız misali göğsüme düşen mermiler bozmuştu. Üzerime gelen sayısız ölüm darbesi, ölümü öldüren ve iman buruna gark olmuş ruhumu Rabbime son kez yaklaştırıyordu.Asıl yurduma gidip önüme mizan terazisi kurulduğunda,terazide bedenimden çıkan kurşunlardan başka bir şey yoktu. Ve Rasul´un huzuruna vardığımda o metal parçaları için "Bunlar senin için cennet ruhsatıdır" buyuruyordu.
Ben Anadolu´yum… Kızgın bir alevde olgunlaşmış, kılıç şakırtılarıyla mahyalaşmış, zemherinin koynunda semirip umut tavında dövülen bir inancın; harcı kutlu bir ülküyle karılmış, taşları iman ile sıvanmış bir kal´asıyım. Bir gece küfrün okları, çehresi semaya bakan tevhit sancağının asılı olduğu burçlarımıza isabet etti.  İdealimize darağacında ihanetle örülü bir iple boyunduruk vurmak istiyorlardı. Ve suntadan yapılmış bir tabutla mukaddesatımızı kendi sultalarında gömmek istiyorlardı. Lakin mezarlarımızdan yayılan o ilahi ezgi; bizi gömerek yok etmek isteyenlere karşı şarkımızın her daim dudaklarda zikredileceğini bir defa daha hatırlatıyordu. Ve o ilahi ezgideki her bir nağme, Alparslan´nın kefeniyle karışmış duası, Kılıç. Arslan´ın batılı çarmıha geren yiğitliği, Fatih´in  surları delen basireti, Yavuz´un mana aleminin anahtarı olan vakarı, Kanuni´nin seferleri ile semiren tevazusu, Mustafa Kemal´nin derinliğinde düşmanların boğuldu mavi gözleri, Antepli Şahin´in Anadolu kadar büyük olan süngüsü, Sütçü İmam´ın mahreme uzatılan namahrem eli mateme büründüren cesareti, İlhan Varank´ın kurşundan daha keskin kalemi, Erol Olçok´un evladını ve kendisini bu yolda feda edecek vatanperverliğiyle   yedi  kat semaya yükseliyor, her nağme ayrı ayrı alemlerde şu beyiti tekrarlıyordu;
"Gideriz nur yolu izde gideriz
Taş bağırda sular dizde gideriz
Bir gün akşam olur bizde gideriz
Kalır dudaklarda ŞARKIMIZ bizim..."