Alper Duran


Bir Koltukta İki Karpuz

Bir Koltukta İki Karpuz


Anadolu insanının en bariz özelliğinden biri de, az laf ile şümullü manalar anlatmasıdır. Bu durum atasözlerimizde, özdeyişlerimizde ve deyimlerimizde de, kendini ziyadesiyle göstermektedir. Bu sözlerden biride, başlığımızda da ifade ettiğim “bir koltukta iki karpuz taşınmaz” sözüdür. Bu kavil ve bunun gibi daha niceleri, küçüklüğümde etrafımda sıkça konuşulan, lakin bir türlü ne mana iktifa ettiğini idrak edemediğim ibarelerdendi. Özellikle muhterem babamın sıkça kullandığı bu kelamı, yaşım ilerledikçe daha iyi idrak etmeye başladım. İctimâî hayatın hemen her sahasında olmak üzere, maarifte ve dahi bugünlerde fikirsel mevzularda bile üzerinde düşünülmesi gereken, gayet derin ve engin bir ibare olduğunu anladım. İşte Türk-İslam dünyasının ahvalini birde bu söz üzerinden izah etmeye çalışmak istedim.

 

Dünyanın dört bir köşesinde Müslümanların hâli pürmelâlinin sebebi, inandıkları davaya ihanet etmeleridir. Aslında bu mevzuda sayısız sebepler zikredilebilir, fakat temelinde ihanet vardır. Manzaranın kötü tarafı ise, bu ihanet sürecinin küçük icraatlarla başlaması ve azar azar devam etmesinden dolayı, fark edilememesidir. Bugün ey Müslümanlar, dininize ihanet ediyorsunuz denilse, hemen hepsi buna itiraz edecek ve bu sözün sahibi linç edilecektir.  Ben linç edilmeye razıyım ve bu ifadeyi bile isteye kullanıyorum. Mahrumiyetimiz ve mahkûmiyetimizin sebebini de, bu ihanet olarak görüyorum. İhanet kelimesinin çok keskin bir ifade olduğunu bilsem de, maalesef her birimizin icraatları, bu ifadeyi kullanmamı zorunlu kılmaktadır. Çünkü hepimizin kalbinde az veya çok bir iman ateşi yanmakla birlikte, modernizim ve onun imkânının hırsı, daha büyük yer kaplamaktadır. 

 

Batı dünyası, kendini cümle cihana pazarlamaya başladığı günden bu yana aklımız, fikrimiz ve kalbimiz yamulmaya başladı. İman ve inanç aşkı, batılılaşma sevdasına kapıldı. Hâlbuki İslam’ın ahkâmı sarih ve net bir şekilde önümüzde durmaktaydı. Fakat ihanet tohumları bir kere nefsin arzularını okşamıştı. Herkes batılılaşmayı arzuluyor, kendince bir çözüm yolu ile memleketlerimize gelmesi için fikirler ileri sürüyor ve yazılar neşrediyordu. Tanzimat Fermanı’nı başımıza bela eden Mustafa Reşit Paşa da, bunlardan biriydi. Hepinizin malumları üzere, batı denildiğinde ağzının suları akmaktaydı. Kendi devrinde, Osmanlı devletinin nice ümerasını bu şahıs yetiştirmiş ve devletin muhtelif kademelerine yerleştirmişti. Haliyle ondan sonraki devrelerde de, maatteessüf garba meftuniyet devam etti. Sadece devlet kademesi de değil, edip ve mütefekkirler de, batıya yönelen devlet erkânını aratmıyordu. Bunların içinde istisnalar vardı elbette, fakat istisna oldukları için sayıları azdı. Etkileri de bir hayli zayıftı. Garbın âfâkına hayranlık duyan ve dönemin önemli kalemlerinden biri olan Şinasi’nin, Mustafa Reşit Paşa hakkında kullandığı şu ifadeler;

Aceb midir medeniyet resulü dense sana

Vücud-ı mu’cizin eyler taassubu tahzir

Müslümanın kalbine sızan batıcılığın ne denli bir aşamaya geldiğini tüm ayrıntısıyla göstermektedir. Devlette sadrazamlık ve nazırlık yaptığı halde gâvur memleketlerini iskân tutan ve devletin sadece batı çizgisinde kalkınabileceğine inanan birine, medeniyetin yani batıcılığın resulü ifadesinin kullanılması, meselenin merhalesini de, tüm vazıhlığıyla gözler önüne sermektedir. Kanaatimce devrin ham kaba softaları ile her şeyimizle garba tabi olmalıyız diyenler arasında pek bir nüans yoktur.

 

Şu hususu da özellikle belirtmek isterim. İslam diyarlarına batıcılık hastalığı sirayet etmeden önce, her bir yerde saadet asrı yaşanmıyordu. O dönemlerde de, büyük haksızlık ve hukuksuzluklar vuku bulmaktaydı; fakat umumi manzara değerlendirildiğinde bugünkü metruk ve rezil durumlara pek rastlanmazdı. Buna ek olarak, gerek Mustafa Reşit Paşanın ve gerekse o dönemde batıyı kendine kıble edinenlerin hiç hayırlı bir işi olmamıştır gibi bir düşüncede de değiliz, ancak Türkün ve İslam’ın o derin halelerinden nasip almamış gibi, memleketin rehasının sadece batı zihniyetinde aranmasına şerh koyuyor ve itiraz ediyoruz. İşte o gün başlayan batı aşkı, bugün kalbimizin her yanını kaplamış vaziyettedir. Bizde halimizi tahlil etmeden, bir kalpte iki ayrı aşkı taşıma komikliğiyle bir şey olmaya çalışıyoruz. İşte bu idraksizliğimiz dolayısıyla ısrarla ihanet ifadesini kullanıyorum. Sanki bu millet hep pejmürde bir şekilde yaşamış, medeniyetten bîhaber kalmış ve insanlık nâmına bir icraata imza atmamış.  Sanki bu millet bilimin pınarlarını beslememiş, ahalisini ve şehirlerini mamur etmemiş ve umrana ulaşmamış.

 

Bir milletin mütefekkirleri, halkını içine düştüğü buhrandan kurtarmak için, ortaya koyduğu kurtuluş reçetelerini, varlığının üzerine temellendirir. Fakat o dönemde bizim aydın diye nitelendirdiğimiz Tevfik Fikret, Abdullah Cevdet ve Kılıçzâde Hakkı gibiler ise, gönül vadisinde her geçen gün mümin olmanın hususiyetini azaltıp, buna mukabil yeni sevdalandıkları batıyı yüceltmişler ve medeni olmak için batılılar gibi yaşamalıyız anlayışını milletimizin ruhuna zerk etmişlerdir. Bu zümre tarafından bir koltukta iki karpuz taşımanın zorluğundan öte, mevcudu bırakıp başkalarının karpuzunun taşınması özendirilmiştir. Sadece manevi hususlar değil, İslam medeniyetinin en gizemli şehirleri harabe, batının roma zihniyetiyle örülen şehirleri ise görülmeye değer bir mücevher gibi sunularak, maddi bir çöküntü göstergeleri ile maneviyatın zehrinin tesirini artırmaya çalışmışlardır. Çünkü bakış açılarında medeniyet değil, materyalizmin şuaları yer almaktadır. Bugün dahi şehirleşme anlayışımızda, milli kültürümüzün tezahüründen çok, modernizmin izleri aranmaktadır. Bu uygulama ise, hala ihanet sevdalısı olduğumuzun ve kalbimizde garbın şulesinin gezdiğinin en bariz işaretidir.

 

Ezcümle, insanlığın gelişimi ve saadeti için kim bir adım atmışsa, bu gelişimden bütün insanlığın faydalanması icap eder. Adalet ve insani nazar bunu gerektirir. Bizde nerede bir terakki varsa, onu almakta bir beis görmeyiz. Fakat garp menşeili teknik ve fennin inancımıza, lisanımıza, aile ve sosyal hayatımıza arızalar yüklemesine de, razı olamayız. Çünkü inancımız ve geleneğimiz ne fenne ne de tekniğe mani değil, bilakis fennin ve tekniğin en güzel tecessüm edeceği iklimdir. İtiraz edilen nokta ise, bilim ve fen ayağı altında garp kültürüyle muvazenemizin bozulmasıdır. Bu sebeple, kalbimizde başka bir sevdaya açtığımız sayfaları bir bir koparıp, kendimizi bulduğumuz harsımızın ve inancımızın ana kollarına ve teferruatına bağlı kalmaktan başka çaremiz yoktur. Müslüman yüreği, ya kendini taşıyacak, ya da batının yüzü melek ruhu çakal yüküne, hamallık yapacaktır.