Alper Duran


Bizim Zamanın Yanılgıları

Bizim Zamanın Yanılgıları


Kişioğlu zaman, mekân ve insan anlayışını hep kendi inancı, dünya görüşü ve hayata bakışıyla değerlendirir. Bu değerlendirme, haddizatında doğal bir durumdur. Fakat bilinmelidir ki, her günün, her olayın ve her zamanın kendine özgü hususiyetleri vardır. Binaenaleyh, hiçbir şeyin bire bir benzemediği mevzuları bir potaya sığdırmak ve bu minvalde değerlendirmeye tabi tutmak, bizleri doğru sonuçlara ulaştırmayacaktır. Doğrulara ulaştırmayacağı gibi firakımızı da, körükleyecektir. Bu sebeple, her söz ve eylem, kendi zamanı ve şeraitinde ele alınmalı ve bu veçhede hükme varılmalıdır.

 

Eskiye özlem ve tahassür, hemen her toplumda kendini sürekli ihzar eden bir davranıştır. Bu gelenek, bir hatıranın anımsanması ve duyguların paylaşılması minvalinde olduğu müddetçe, hayatın normalleri sayılır. Fakat insanların çoğu, mevcut zaman ile rabıta kurmakta zorlanınca, mazi güzellemesine sığınmayı tercih ediyor. Geçmişe dair anıların paylaşılması, onlardan ders çıkarılması ve nesillerin agâh olmasına vesile kılınması, pek güzeldir. Lakin mevcuda sürekli kara çalmak ve zaman-mekân-insan değişkenliğini görmezden gelmek, çilemizi azaltmıyor. Kifayetsizliğimizi billurlaştırmıyor. Aksine dirilmeye yeltenen nefesimizi kesiyor. Bu sebeple, son zamanlarda belli bir yaşa gelmiş yetişkinler tarafından sıkça kullanılmaya başlanan “bizim zamanımızda” ifadesi, gerçekliği un ufak eden ve ümüğümüze çöken prangalar haline dönüşüyor. Çünkü bu değerlendirme, mevcut halin anlaşılması, derinlemesine muhakeme edilen mevzuların zikredilmesi ya da insan onuru ve fıtratının emniyeti için kullanılmıyor, bilakis günlük yaşantının geçici hengâmesi üzerinden mukayeseye tabi tutuluyor. Hâlbuki akıl gerçekliğe, gerçeklik ise makul olana dayanır. Gerisi nefsidir…

 

Fertler ve cemiyetler güvenli, onurlu ve refah içinde olmak ister. Hayat meşgalesini de, bu meyanda yoğunlaştırır. Çünkü bireyin karakteri yaradan çok merhemi, tutsaklıktan çok hürriyeti ve tehlikeden ziyade emniyeti arzular. Yineleyerek ifade ediyorum ki, eskiye dair, insanın hilkatini ve içtimai yapının izzeti nefsini müdafaa etmek için örnekler gösterilebilir. Deveran eden dünyanın keşmekeşine yenik düşmemek üzere misaller verilebilir. Ancak nasıl ki, farklı coğrafyaların ve iklimlerin çiçeklerini mukayese etmek lüzumsuz bir uğraş ise, farklı zamanların yetiştirdiği insanlardan aynı tepkiyi beklemek ve aynı duyguyu hissetmelerini istemekte lüzumsuz, abesle iştigal ve mantık dışıdır. Yani makul gerçeklikten uzaklaşmaktır. Bugün bu ahenksizliği tanımlamak üzere sayısız misaller verilebilir. İşte bu misallerin çoğalması, kuşaklar arasında ki cana yakınlığı silip süpürüyor. Topluma can veren sular bulanıyor ve değerler fersizleşiyor. Kandillerimiz sönüyor ve milli güneşimizin ışıkları azalıyor…

 

İslam’ın nesilleri yetiştirme konusundaki anlayışı şudur; gençler yaşadıkları ve yaşayacakları zamana göre yetiştirilmelidir. O halde devşirme usulleri bir kenara bırakıp, aklın makul gördüğü bu bütüncül anlayışı tatbike gayret etmeliyiz. Zira kişioğlu, hangi seviyede donatılırsa, toplumun keyfiyeti de, o cihette olacaktır. Bu sebeple, kaliteli bireyin ve kifayetli toplumun husule gelmesiyle, devletin iş ve işlemleri de, zaman-mekân-insan gerçekliği dairesinde hareket edecektir. Çünkü kişinin ve toplumun emniyeti, devlet mefhumu ile sağlanır. O halde sadece kişiler değil, toplum ve devletin de biteviye değişiklikleri yakından takip etmesi lazım gelir. Esasen bu yeni bir tespit değil, dünya kurulduğu günden beri var olan bir hakikattir. Bu durumda, zamanın gerisinde kalmamak için zamana en asil bir şekilde kıymet atfeden değerler sistemini bihakkın idrake çalışmalıyız. Aksi halde değişim ve tahavvülden yüz çevrilmesi, ya da görmezden gelinmesi, yeni sorunları doğuracağı gibi, kişi-toplum-devlet uyuşmazlığını da, derinleştirecektir. Bu hususa değinmemizin sebebi, ara ara devlet işlerinde de “bizim zamanımızda” denildiğine şahit olmaktayız. O zamanın devleti o vaktin şartlarıyla hüküm sürdü, fakat bugünün zamanı farklı işlemektedir; imkânlar ve algılar başka mevzulara kaymış durumdadır. İstikbalde de bu değişim, seğirterek devam edecektir.  Haliyle zamanla birlikte yürüyebilmenin en önemli şartı, bu ayrıntıları hassasiyetle takip etmektir; diğer türlü davrananlar ise, huzursuzluklarıyla hem kendi ömrünü, hem de ait olduğu toplumun ve devletin ömrünü tüketir dururlar.

 

Özünü bilen bir yüreğin her işte maksadı, üzüm yemek olmalıdır. Yani rıza-ı ilahidir. Yoksa bağcıya dayak atmak, ekseriyetin yaptığı süfli bir harekettir. Üzüm yemek, zahmetli bir iş olduğundan, herkes kolay olana tevessül etmekte ve haksız yere tenkide sarılmaktadır. Tenkit etmek, kolaycılığın zehridir. Bu nedenle, eleştirmek için emek vermeye, zaman harcamaya ve anlayış göstermeye hacet yoktur; bilgisizlik, hazımsızlık ve boş boğazlık yeterlidir. Zamanı anlamak için ise okumak, araştırmak, düşünmek ve aklın kalple sürekli irtibat halinde olması gerekir. İslam toplumları, son yüzyıllarda bu güzel hasletlerini (batı menşeili) maddi konfor meczupluğuna tercih ettikleri için, devr-i batıl münakaşasıyla birbirlerini yiyorlar. Fakat bir şeyler yapıyor ve öz muhitlerinde duruyormuş gibi, ameli bilgilerden uzakta nazari bilgilerle birkaç hamasi ifade kullanarak, acziyetlerinin vebalini “bizim zamanımızda” ifadesi ile yeni neslin üzerine yüklüyorlar. Fakat bilinmelidir ki, bu sefillik akli değildir, kalbi değildir ve dahi adil değildir…

 

İslam beldelerinde, bu kadar üniversitenin, caminin, araştırma merkezinin, okulun, mecmuanın, muharririn, müellifin, mütefekkirin ve münevverin olmasına rağmen, ilmi, zihni ve fikri açıdan kendi vasatının altında kalınmasının efsunlu bir tarafı yoktur. Çünkü ilmin, gayretin ve zamanın dilini gerçeklik tasavvuruna göre değil, kendi nefsi çöküntülerimize, müntesibi bulunduğumuz coğrafyanın, partinin, derneğin ya da platformların alâmetifarikasına göre yorumluyoruz. Çoğu kez de hakikatleri tevil ediyoruz. Bunun sonucunda da parçalanmışlığın ıztırabıyla mahalli kalıyoruz.

 

Açıkça görülmektedir ki, zaaflarımızın ve perişanlığımızın sebebi: Günümüzün gerçeklerini ve geleceğin hayretlerini ziyadesiyle tahlil edememektir. Son birkaç asırdan beri süregelen ve maalesef bugün dahi dilimize pelesenk olan şikâyet ve yakınmalar, “bizim zamanımızın yanılgıları” olarak, İslam’ın o büyük siyaset anlayışına balta vurmaya devam etmektedir. Bu hezeyanlardan kurtulmanın üç önemli yolu vardır: Birincisi “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu” ayet-i celilesini düşünerek ve teemmül ederek fehmetmek, ikincisi “ilim müminin yitik malıdır” hadisi çerçevesinde zihnen, fikren ve bedenen sefere çıkmak, üçüncüsü ise, keşf-i kadim seferinde galat-ı meşhurları bir bir ayıklamaktır.