Alper Duran


Şiir ve Zaman

Şiir ve Zaman


Şiir, her milletin ve her insanın benliğinde var olan ve hep yakaza halinde yaşayan candır, canandır ve hayatın bizatihi can damarıdır. Herkesin kafasında farklı bir tanımı ve her insanın hayatında farklı bir hatırası vardır. Kişioğlunun şiire bakışı, bu hatıranın derinliği ve hissiyatının kudretine göre şekillenir. Bütün toplumların edebiyat incisi, şiirdir. Bizim edebiyatımız ve hayatımızda da şiir, hem varların içinde, hem de yokların içinde vardır. Çünkü gerek şafakların gövdesinde, gerekse gençlerin gözünde şiir, tüm vakitlerin şerh-i sadrıdır.

 

Şiir hayatın bizatihi içinde olduğundan dolayı, zamanın her türlü şeklini yansıtır. Çağların gelişmişliği, geri kalmışlığı, toplumların o anki ahvalini ve insanın hayallerini en iyi akseden tarihi vesikadır. Kimisi kahramanlık duygularını kabartırken, kimisi bir afetin hüznünü yaşar. Kimi hayatın tecrübelerini paylaşırken, kimisi dünyanın beyhude oluşundan dem vurur. Her şey ölür ve belki yok olur, lakin şiirin esrarengiz kuvveti mütemadiyen canlı kalır. Ola ki kalmasın diyecek söz yoktur, şiir vardır ve martıların kanat çırpması lazımdır. Vapurlar suların dibine gömülmüyorsa, bu şiirin sırlanmış estetiğindendir. Nefeslerimiz an be an kefene sarılmıyorsa, şiirin merhametine kurşun işlemiyor demektir.

 

Şiir, dün kalıpların sedef işlemeli hârikası iken, bugün gem vurulmayan bir yılkı gibi şahlanmayı tercih etmektedir. Bu durum, şiirin zamanla tekâmül ettiğini gözler önüne seriyor. Tüfeklerin icadı mertliğe halel getirse de, şiirin başka keşiflere merak salması, artık elbisesinin dar geldiğini haber veriyor. Kimileri hala tek tip elbiseye sadakatini gösterirken, kimileri bütün sözlerin ve şekillerin nimetinden faydalanmayı tercih ediyor. Şiirin zamanla olan rabıtasını yok saymak, ya da saymamak bir tercih meselesi olsa da, nöbetleşen lahzaların tahakkümüne en iyi cevabı, nabızları durmaksızın atan şiirler veriyor. Zira okunaklı bir hayatın illa beyaz olmasına hacet yoktur, yaslara boğulmuş kederlerinde satırları vardır. Bugünün insanı, duygularını şiirle aktaracağı zaman, sözlerini dün olduğu gibi çoğunlukla gül ve bülbül remizleri ile değil, alakadar olduğu saha, meslek ve yaşadığı hayatın diliyle anlatmaktadır. Çünkü şairler, dönemlerinin en iyi müverrihidir. Ancak şiir yaşadığı çağın diliyle tezahür etse bile, asırlar boyu müsavi kalan pek çok hususu içinde barındırmaktadır. Bazen tek başına yaşamakta, bazen herkesi kendinde mündemiç kılmakta ve bazen de ahrazların diline nefes olmaktadır.

 

Hangi zamanda yazılmış olursa olsun şiirin derinliği, hissiyatının yoğunluğu ve sözlerinin etkisi değişmez. Gerektiğinde zamanın içine parantez açarak, kendine zaman aralayan şiir, alkışlamak kadar kargışlamayı da bilir. Her dönemin söz sanatı farklı olsa da, şiirin tesiri günlük konuşmanın kat be kat üstündedir. Mesela şiir, düşmanını bile geçici ve dünyalık vakitlere kurban etmez. Mamafih dostluğu en iyi anlatan mana, şiirle hayat bulur. Şiir, siyaset için kimseyi olduğundan farklı göstermez ve kimsenin arkasından dedikodu yapmaz. Şiir, merttir ve sözleri ayan-beyandır. Dolambaçlı ifadelere tevessül etmez. Kendi dünyasında herkese düşecek payı, özetler ve üleştirir. Şiir tuzaklar kurmaz gülümseyen yüzlerin arkasında. Kimsenin ahını almaz kırgın yüreklerde. Şiir bütün zamanlarda delikanlı gibi söyleyeceğini öylece söyler… Zamanların damarları değişse de, şiirin berrak membaı, hep müsavi kalır.

 

Şairler, şuur sahibi fertlerdir. Ahvalin bütün simalarını harikulade bir dille izah edebilme istidadına sahiptir. Çünkü şiir, geceleri bir zühre yıldızı gibi suların üstünde yakamozu hatırlatır. Kışa hazırlık, bahara nümayiş ve bütün boşluklara sefer düzenler.  Başka toplumların bilinç pınarlarına şiirin etkisi farklılık arz etse de, Türk-İslam toplumlarında şartlar ne olursa olsun hala şiirler yazılıyorsa, orada her şey bitmemiş demektir. Uyanışın tedricen inkişaf etmesi, ancak şiirle kaçınılmazdır. Şairler, umumiyetle kamunun mühtedi şahsiyetleridir. Çünkü tüm zamanlarda gayr-ı hakkın tilmizlerine meccânen bilenmiş ve gâvurla vuruşmayı göze almıştır…

 

Garbın zamanı, aşka yenilmiş bedenlerin üstüne çullanmış saldırılarla doludur. İsimleri unutulmuş, güneşi kısılmış ve toprağa müptela olmuş gibi, solgun yüzlerle çıkar karşımıza. Debelenip duran bir lahza şiir örüntüsü, mahmur bir çağın ardından daha da güçlenir. Fatih, o mübarek endamıyla mazide kalır ve fakat Avni’nin şiirleri zamana ayak diretmeye devam eder… Şiir, gün gelir, tomar tomar dertlerin ağırlığında, tek kıtalık mevzilerle kapitalizm rüzgârına karşı durur. Başka bir gün beyitler ve mısralar ile moskofun fırtınasına müstahkem siperler örer… Münâcatlar ve naatlar, bize sevginin ve acziyetin tahassüsünü fısıldar. Savaşın ve barışın çehrelerini haykırır, merhametin ve acımasızlığın üstü kapalı desiselerini açığa vurur. Zaman, bazı kere militanca ölür, fakat şiir ayakta kalır dervişin tevazuuyla…

 

Olmasaydı şiir, nedamet bu kadar temiz, sevgili bu kadar yakıcı ve ölüm bu denli vuslat kokmazdı. Gönülden yükselen niyazlar, böyle yakışmazdı seccadeye süzülen huzmelere… Kâbe örtüsünün rayihası, Oğuz Kağan’ın şecaati ve Çanakkale’nin geçirmezliği açıkça görülmez, duyulmaz ve hissedilmezdi. Güzlerin yaprakları düşerken toprağa, mevsimleri dörtten yediye çıkaran yine şiirdi. Tufanların ve boranların usulca bittiği dağ yamaçları, leyla diye başlayan ve tabiatın musikisi ile ilahlaşan ney sesi, zindandan sonra deveran eden kıtlık ve gönenç yılları, ağlayan gözlerin hasret irinleri, Türkmenistan hikâyeleri ve Adriyatik kıyıları hep şiirle var oldu ve vatan oldu medeniyetimize. Ulu Çalap berraklaştırdı şairin yüreğini ve Endülüs’te süslerin sözlerini, şiire nasip etti…        

 

Modern fikirbazlık eliyle çağları ayıranlar, ahengin renklerine şiirsiz bakanlardır. Dünyayı hercümerç etmek isteyenlerdir galiba en çok düzenden ve plandan bahsedenler. Zamana kara çalanlardır onu yönetmeyi arzulayanlar; galiba dedimse de siz umursamayın, kati bir kapı kilididir bu çıtırtılı kuşkular. Ezanla uyanmayan ve ezana kulak asmayanların kapısından girenlerdir zamanın çağlarını kısım kısım kısırlaştıranlar. Hamza’yı mızraklayan o an, işte tamda o zamanı durduran hırstan ve özgürlük umudundan bahsediyorum. Ne gariptir öldürürken yaşamak umudunu solumak. Bunu ancak insan yapabilirdi ve yaptı ve ancak şiir söndürebilir tüm katliamların fitilini… Çünkü şiir, dağlardaki yaban otlarını otacı dükkânlarında ve ecza dolaplarında şifaya tebdil eden maharettir.

 

Zaman çeşmesi Habil’in ölümüyle azalmaya başladı. Asırlardır dikilen darağacı ise, durmadan kuruttu vaktin pınarını… Bugün zamanın kaynarcası, insanoğlunun intikam ruhlu kaypaklığına damla damla direniyorken, medet çığlıklarına yine şiir yetişmektedir;

 

Ey zamanın ölümü ve esenliği,

Şehirlerin kıvrımlı yolları kanatlanırken akşamüstü

Gençler, ceylan gibi avlanır gazete manşetlerinde

Belli ki Horasan’dan haberler içermez bizim gazeteler

Bizim göğsümüz başka zamanların,

Başka mekânların ve başka insanların nefesini soluyor belli ki

Belli ki midemize varmıyor yediklerimiz,

Benzi solmuş vakitlerin misafirliğinde

Boğazımızda düğümleniyor hicapsız sofralar

 

Yaşamaya inatlaşırsa tasavvur tohumları

Şiir düşer hakikate ve zamanın arkları kavuşur can suyuna

Can ve su, zamanla şiirleşir…