Alper Duran


Vahşi Düzenin Kitapları

Vahşi Düzenin Kitapları


Kıylükal tahtının masallarında,

Tıkırtılar yaldızlı kisvelere bürünürken,

Kitaplar kapıkulu sayılıyor,

 

Toplumların mamur olabilmesinin genel kaideleri vardır. Bunlar, özellikle okumak, düşünmek, kaleme almak ve uygulamaktan mürekkeptir. Gerek maziyi ve gerekse günümüzü tahlil ettiğimizde, karşımıza iki farklı gelişmişlik ölçütü çıkmaktadır. Bunlardan birincisi, ictimâî ilerleme, ikincisi ise teknik ilerleme ilerlemedir. Alelhusus, bu iki ilerlemenin temelinde, maarif ve kültür damlaları yer alır.

 

Bir iş veya oluşun kıymete haiz olabilmesi için, evvelen ve hususen vicdani temele dayanması iktiza eder. Vicdana dokunmayan maddi bir terakkinin insana huzur vermesi, kabil değildir. Mamafih, insani olmayan süreçlerin, medeniyet yönünde ilerlemesi de, muhaldir. Medeniyet dediğimiz mefhum, insan fıtratına münasip meyvelerin olgunlaşmış halidir. Bir kişinin ya da toplumun, iktisadi durumu ne denli iyi olursa olsun, kalbine dokunan esenliklere sahip değilse, o kişinin hayattan ziyadesiyle tat alması mümkün değildir. Çünkü ruhun esenlik içerisinde olabilmesi için, asgari oranda manevi terennüme ihtiyaç vardır. Bazı aileler ve toplumların maddi imkânlardan yoksun olmasına rağmen, oldukça mutlu olmaları, onların insanlık muhitinde sebat ettiklerini gösterir. Bununla birlikte, bazı varlıklı kişilerin normalden daha mutsuz olmalarının altında, ruhun değil, sürekli bir şekilde nefsin beslenmesi yatmaktadır. Haliyle insanın hilkatine dokunmayan gelişmişlik durumu, medeniyet olamaz.

 

İnsanlık, batının bize yutturduğu düzene göre, her geçen gün daha kâmil bir mesabede olması gerekir. Fakat gel gör ki, vakitler geçtikçe daha azgın, daha tatminsiz ve daha saldırgan bir hal almıştır. Bunun en önemli nedeni, yukarıda belirttiğimiz okuma, tefekkür eme, yazma ve tatbik etme sıralamasından uzaklaşmasıdır. Ya da var gibi gözüken bu hususların sanat anlayışından çok, modern zamanların revaçta olan eğilimlerine kurban gitmesidir. Bu eğilimlerin yıprattığı en mühim başlıklar ise, maarif ve kültürdür. Medeniyetin en mühim yapı taşlarından biri olan maarif ve kültür, toplumun umran ve irfan yolculuğunun ab-ı hayatıdır. Çünkü medeniyetin can damarı, maarif ve kültürdür. Bu sebeple, Batı uygarlığı, barış nutukları çerçevesinde, gücünü kullanarak eski düzendeki gibi istila ve savaş anlayışını lağvetmiş, bunun yerine sömürü ve kültür emperyalizmin taktiklerini uygulamaya koymuştur. İşte bugün yaptıkları tam da, budur. Batı, gerek iktisadi, gerek ictimâî ve gerekse manevi kalkınmanın en önemli iki temel taşının eğitim ve kültür olduğunu bildiğinden dolayı, planlarının ağırlığını bunlar üzerine yüklemiştir. Tabi her şeyi batının üzerine yıkıp kenara çekilmek kolaycılık olur. Bu nedenle batının tuzaklarını dillendirirken bizim miskinliğimizi, hazırcılığımızı ve nefsi yanlarımızı da ifade etmek icap eder.

 

Basın ve yayın âlemi, toplumların kalitesini yansıtan en belirgin, en bariz ve en somut örneklerdir. Kitapların ufku ve derinliği, dergilerin/mecmuaların araştırmacı yelpazesi ve gazetelerin söz ve haber seviyesine bakınca, toplum adına birçok konuda kanaate varılabilir. Gazetelerin içeriği dedikoduya dayalı, hakaretamiz ifade ve infial uyandıracak haberler ihtiva ediyor, dergiler yuvarlak cümleler ile bilinen mefhumlar etrafında dolaşıyor, farklı bakış açılarını tetikleyecek müsamahakârlık içermiyor ve araştırma heyecanını neşet ettirecek bir kardelen inkişafını ortaya koyamıyorsa, kitaplar konu edindiği mevzuyu enine-boyuna ele almıyor, keyfiyetten çok sloganik ibareler ile günün revaçta olan anlayışı çerçevesinde ilerliyor ve cancanlı bir tasarımla satış politikasını ön plana çıkarıyorsa, orada hakiki manada okuyan, düşünen, neşreden ve uygulama azmi ve cehdinde olanların işi oldukça zordur. Bu kişiler, “aklı yeten, ama gücü yetmeyen” zümresine dâhil olur.  İşte bu kişiler, hırçınlaşmış ve aklını yitirmiş dünyanın, talihsiz yolcularıdır. “Söylese kar etmeyen, sussa gönlün razı olmadığı” o büyük bahtsızlık deryasının önemsiz bir katresi gibidir.

 

Bir memleketteki kitap basım ve satım sayısıyla doğru bir kanaate varılamaz. Ancak bunun önemsiz olduğu da anlaşılmamalıdır. Sadece sayılar üzerinden bir encama ulaşmanın doğru olmayacağı bilinmelidir. Basım sayısından ve raflarda ne kadar tükendiğinden daha anlamlı sorular yoksa, sorunlarında anlamı kalmamış demektir. Değerli kitaplar da, peygamberler gibidir. Kavmi tarafından pek sahiplenmezler. Fakat bizim tedirginliğimiz, naşirlerin müktesebat yetersizliğidir. Asumana bakmadan yağmur yağacağının haber verilmesidir. Gökyüzünün dayanılmaz maviliğe rağmen birilerinin, hem de çokça birilerinin yağmurun yağacağına inanmasıdır. Yağmurun yağmamasına rağmen, bu gaflet uykusuna devam edilmesidir. Soytarıların hezimete uğramış nağmeleriyle, kitapların ırzının kirletilmesidir. Cemiyetin bu hazin manzarası karşısında teessür oluşumuza, birilerinin bîgâne kalması ve hatta tahfif etmesidir. Aslında haklılar, hep aptalca görülmüştür haklılığın peşinden gitmek…

 

Bir meselenin kâmilen anlaşılması için, onu husule getiren mevzuların cümlesine değinmek gerekir. Bu bakımdan birde bası(m)n ve yayın kuruluşlarına göz atmak icap eder. Bu mecrada, kültür hizmetinden çok, para kazanmaya odaklanmış, muhteva yerine, Pazar yelpazesinin ön planda tutulduğu, popülaritenin gözetildiği ve moda eğilimlere göre öncelik sağlandığı bir ortam varsa, işler sarpa sarmış demektir. İşte bu durumlarda ve zamanlarda, eşekle küheylanın, çakalla aslanın ve yarasayla kartalın karıştırılma ihtimali hayli yüksektir. Bilginin kıymeti, kimliğin bilinci ve mananın cevherinin hercümerç olduğu yerde, uyduruk ifadelerle dolu kitaplar, çok satanlar listesine demirlerken, her bir cümlesi ilme kapı aralayan eserler ise, basılmaya dahi imtina edilir. Şunu da belirtelim ki, bir şeyin fazlaca ya da asgari oranda rağbet görmesi, onun değerini belirlemez. Anlatmak istediğimiz maksat, “marifet iltifata tabiyse” bu çarpık şerait, hangi marifetin iltifatıdır. Beni ırgalayan husus, bazı kitapların fazlaca rağbet görmesinden ziyade, insanımızın ve özellikle genç dimağların şümullü çalışmalardan mahrum kalması, hileli yöntemler marifetiyle sanal, sathi ve sığ düşüncelerden müteşekkil kitaplarla zaman harcaması ve bunun nihayetinde, kitapla ve kültürle hemhal olduğunu zannetmesidir.

 

Modern zamanların pek itibarlı eylemlerinden biri olan kitap okuma görüntüsü, birilerinin ünlenme hevesine, birilerinin para kazanma hırsına ve birilerinin de saygınlık kazanma tezgâhına hizmet etmektedir. Özensizce hazırlanan ve hemen her cümlesiyle ahengin tırtıklandığı nice kitaplar, hangi altyapının, hangi mütehassıslığın, hangi dirsek çürütmenin ve hangi zamanlarda çekilen derdin meyvesidir? Yayınevlerinin çok satma yarışına heba edilen ve cicili bicili kapak ve tasarımıyla piyasaya sürülen böylesi çalışmalar, maalesef kâğıt israfından başka bir şey ifade etmiyor. Kapış kapış edilen kitap çöplüğü, sözlerin uyuştuğu bir ayrılışa sürükleniyor. Bilmem ki, bu yazarlar (!) hangi vakit okuyor, hangi vakit düşünüyor ve hangi vakit yazmanın sırrına eriyor… Yazmak kalplere iz bırakan gül bahçesidir. Güller ise, muğlak mevsimlerde açmaz… Fakat her yanımız naylon çiçeklerle kuşatılmış durumdadır.

 

Okumak, bir kimliğin geleneğine bakmadan, yaşamadan ve yaşamayı göze almadan icra edilecek bir evcilik oyunu değildir. Yazmak ise, her yerde aranır ve görünür olmakla ruh kazanmaz. Batakhanelerin ve soytarıların alkışlandığı yerde, fahişeleşmiş düzenin sayısal verileriyle irfan yoluna revan olunmaz. Çünkü kirli damarlar ayrılıklara teşne olunca, ahlakın gözleri çapaklaşır. Gözler, ancak ahlakın ustabaşı olduğu atölyelerde parıldar. Parlaklık ise, iffetin sadeliğinde şavkını saçar. İşte okumak ve yazmak, sakin bir iffetin hırçın köşelerde kendine sefer düzenlemesidir. Bilemez bazı nâsiyeler, bu hafif ve hoş iddiayı… Çünkü bazı nâsiyeler, secdenin sükûnetini her gün tekrarlayamaz…

 

Vahşi düzenin kitapları satılıyorken, satılıyor kitaplar…